Mavi Yolculuk: Turkuaz Sullarda Lüks, Doğa ve Tarihin Dansı Dünya üzerinde "Turkuaz" kelimesinin kökeninin "Türk"...
Karadeniz Zümrüt Tepeleri
Karadeniz’in Zümrüt Tepeleri: Yaylalar, Sis Denizi ve Doğaya Kaçış
Karadeniz Zümrüt Tepeleri: Türkiye denilince zihinlerde genellikle güneş, kum ve antik harabeler canlanır. Ancak rotanızı kuzeye çevirdiğinizde, bu algı tamamen yıkılır ve yerini bambaşka bir masla bırakır. Karadeniz Bölgesi, Türkiye’nin “Öteki” yüzüdür; vahşidir, ıslaktır, diktir ve inanılmaz derecede yeşildir. Burası, bulutların gökyüzünde değil ayaklarınızın altında yüzdüğü, yağmurun bir bereket şarkısı gibi yağdığı ve doğanın insanı hem korkutup hem de kucakladığı bir coğrafyadır. Eğer tatil anlayışınız şezlongda uzanmak değil de, ciğerlerinizi patlatırcasına oksijen çekmek, sisli ormanlarda kaybolmak ve hırçın nehirlerle dans etmekse, Karadeniz yaylaları ve ekoturizm rotaları size yeryüzündeki cenneti vadediyor.
Bulutların Ülkesine Yolculuk: Yayla Kültürü
Karadeniz’i anlamak için sahilde durmak yetmez; yukarı, daha da yukarı çıkmak gerekir. Bölge halkı için “Yayla”, sadece coğrafi bir terim değil, yüzyıllardır süregelen bir yaşam biçimidir. Yazın nemli ve sıcak sahil şeridinden kaçıp, 2000 metre yükseklikteki serin düzlüklere göç etmek (transhumance), bu kültürün temelidir. Turistler için ise yaylalar, modern dünyadan tam anlamıyla bir kopuş noktasıdır.
Arabanızla kıvrıla kıvrıla, bazen sisin içinde önünüzü zor görerek tırmandığınız o yolların sonunda, ağaç sınırının bittiği ve sonsuz bir yeşilliğin başladığı noktaya varırsınız. İşte burası, “Bulutların Ülkesi”dir. Pokut, Gito, Sal veya Huser gibi ikonik Rize yaylalarına vardığınızda, karşınızdaki manzara gerçeklik algınızı zorlar. Aşağıdaki vadiler tamamen beyaz bir bulut deniziyle kaplanmıştır ve siz bu denizin üzerindeki bir adada gibisinizdir. Güneş batarken bulutların aldığı turuncu ve mor renkler, hiçbir ressamın paletinde bulamayacağı tonlardadır. Burada zaman kavramı yoktur; saatiniz güneşin doğuşu ve ineklerin çan sesleridir.

Ahşap Mimarinin Sıcaklığı ve Bungalov Yaşamı
Bu yaylaların silüetini oluşturan en önemli unsur, doğayla kavga etmeyen, aksine ona uyum sağlayan geleneksel ahşap evlerdir. Özellikle Hemşin bölgesindeki “Konak” tipi evler veya kütüklerden yapılan basit yayla evleri, estetik birer harikadır. Çivi kullanılmadan, “Kurtboğazı” tekniğiyle birbirine geçirilen kütükler, hem depreme dayanıklıdır hem de nefes alır.
Son yıllarda gelişen ekoturizm sayesinde, bu yaylalarda lüks ve doğallığı birleştiren bungalov oteller popülerleşmiştir. Sabah uyandığınızda, yatağınızdan kalkmadan camdan dışarı baktığınızda sadece sis ve çam ağaçları görmek, şehir insanı için en büyük terapidir. Sobanın üzerinde kaynayan güğümün sesi, dışarıdaki yağmurun tıpırtısına karışırken okuduğunuz kitabın tadı bambaşkadır. Burada televizyon veya klima yoktur; manzara en güzel ekran, dağ havası ise en iyi klimadır.
Adrenalin ve Hırçın Sular: Fırtına Deresi
Karadeniz, sakin bir tatil vadetmez; o sizi harekete zorlar. Bölgenin can damarı olan akarsular, özellikle de Rize Ardeşen’deki Fırtına Deresi, sadece bakmak için değil, içine girmek içindir. Dünyanın en önemli rafting parkurlarından biri olan Fırtına Deresi, buz gibi suyu ve yüksek debisiyle adrenalin tutkunlarını mıknatıs gibi çeker.
Botunuza binip o köpüklü sularla mücadele ederken, üzerinizden geçtiğiniz tarihi taş köprüler (Timisvat, Şenyuva) size selam verir. Osmanlı döneminden kalan bu tek kemerli, yüksek köprüler, mimari birer zarafet örneğidir ve derenin hırçınlığına yüzyıllardır meydan okumaktadır. Rafting yapmayanlar için ise vadinin iki yakasına gerilen halatlarla yapılan “Zipline” aktivitesi, kuş gibi uçarak yeşili ve suyu tepeden görme şansı sunar. Fırtına Vadisi’nin derinliklerine doğru ilerlediğinizde karşınıza çıkan “Zil Kale”, sarp bir kayalığın üzerine kartal yuvası gibi inşa edilmiştir. Orta Çağ’dan kalma bu kalenin burçlarından vadiye bakmak, “Game of Thrones” sahnesinde olmak gibidir.

Yeşil Altın ve Çay Bahçeleri
Rize ve çevresinde dağlar, sanki yeşil bir kadifeyle kaplanmış gibidir. Bu kadife, Türkiye’nin milli içeceği olan çay bitkisidir. Çay bahçeleri, dik yamaçlar boyunca set set uzanır ve inanılmaz bir geometrik güzellik sunar. Ekoturizm rotalarının vazgeçilmezi olan bu bahçelerde, yöresel kıyafetleri (Keşan) içindeki kadınların, bellerinde makasları ve sırtlarında sepetleriyle çay topladığını görmek, bölgenin en ikonik karesidir.
Bir “Çay Fabrikası”nı ziyaret etmek veya butik bir “Tadım Atölyesi”ne girmek, bardağınızdaki o kırmızı lezzetin yolculuğunu anlamanızı sağlar. Yeşil yaprağın nasıl işlendiğini, fermantasyon sürecini ve kurutulmasını yerinde izlemek, çaya olan saygınızı artırır. Bahçenin ortasında, taze toplanmış çaydan demlenen bir bardak çayı içmek ise, “yerinden lezzet” kavramının zirvesidir.

Karagöl ve Macahel: Türkiye’nin Biyosfer Rezervi
Eğer Rize’nin kalabalığından biraz daha uzaklaşıp, doğanın en bakir haline dokunmak isterseniz, rotanız Artvin olmalıdır. Borçka veya Şavşat’taki “Karagöl”, adını suyunun koyu renginden ve çevresindeki sık ormanların suya yansımasından alır. Bir krater gölü veya heyelan set gölü olan bu yerler, durgun suyun aynasında gökyüzünü izleyebileceğiniz, etrafında sessiz yürüyüşler yapabileceğiniz meditasyon alanlarıdır. Gölde sandalla yapılan sessiz bir gezi, ruhunuzdaki tüm gürültüyü siler atar.
Daha da ileriye, Gürcistan sınırına dayandığınızda ise UNESCO tarafından “Biyosfer Rezervi” ilan edilen Macahel (Camili) Havzası sizi karşılar. Burası, Avrupa’nın en yaşlı ve en zengin bitki çeşitliliğine sahip yağmur ormanlarını barındırır. “Anıt Ağaçlar”ın gölgesinde, Kafkas arılarının ürettiği o meşhur ve şifalı balı tatmak, doğanın eczanesinden faydalanmaktır. Buradaki turizm “vahşi” değildir; köylülerin evlerinde misafir olduğunuz, onlarla aynı sofraya oturduğunuz, gerçek ve sürdürülebilir bir ekoturizmdir.
Farklı Bir Gastronomi: Mısır, Hamsi ve Peynir
Karadeniz mutfağı, Türk mutfağının geri kalanından (kebap ve zeytinyağlılar) tamamen ayrılan, kendine has bir karakter taşır. Burada coğrafya ne veriyorsa o yenir. Buğdayın yetişmediği bu dik yamaçlarda, mısır kraldır. “Mısır Ekmeği”, sofraların vazgeçilmezidir; altın sarısı rengi ve dağılan dokusuyla her yemeğe eşlik eder.
Ancak Karadeniz kahvaltısının süper starı “Muhlama”dır (veya Kuymak). Tereyağı, mısır unu ve yöreye özgü “Kolot peyniri”nin eritilmesiyle yapılan bu yemek, bir fondüden çok daha fazlasıdır. Çatalınıza dolayıp yukarı kaldırdığınızda metrelerce uzayan o peynir, hem lezzet hem de görsel bir şovdur. Denizden babası çıksa yiyecek olan Karadeniz insanı için “Hamsi” (Anchovy) bir balık değil, bir yaşam felsefesidir. Hamsili pilav, hamsi kuşu, hamsi tava ve hatta hamsili ekmek… Tatlı olarak ise, baklavayı andıran ama içinde bolca karabiber (evet, karabiber!) bulunan şerbetli “Laz Böreği”, damakları şaşırtan eşsiz bir lezzettir.
İnsan Dokusu: Hızlı, Zeki ve Esprili
Bir yeri gezerken sadece toprağı değil, insanı da tanırsınız. Karadeniz insanı, coğrafyası gibidir: Hızlı, fevri, pratik zekalı ve son derece misafirperverdir. Dik yamaçlarda yaşamak, onlara “Pratik Çözümler” üretme yeteneği kazandırmıştır. Derenin bir tarafından diğer tarafına kurdukları ilkel teleferikler (Varagel), bunun en güzel örneğidir.
Onların konuşması hızlıdır, fıkraları meşhurdur ve enerjileri hiç bitmez. Bu enerji, bölgenin müziğine ve dansına da yansır. “Kemençe”, üç telli küçük bir enstrüman olmasına rağmen, çıkardığı sesle insanı yerinde duramaz hale getirir. “Horon”, el ele tutuşup yapılan, ayakların yere sertçe vurulduğu, omuzların titrediği bir danstır. Horon, bir eğlence değil, bir deşarj olma yöntemidir; doğanın hırçınlığına karşı bedensel bir tepkidir. Bir köy düğününe veya yayla şenliğine denk gelirseniz, turist olsanız bile kendinizi o halkanın içinde, hiç bilmediğiniz adımları atmaya çalışırken bulursunuz.
Dört Mevsim Farklı Bir Tablo
Karadeniz yaylaları genellikle yaz aylarında ziyaret edilse de, sonbahar (Güz) dönemi fotoğrafçılar için bir cennettir. Ağaçların yaprakları sarıdan kızıla, kahverengiden yeşile dönerken ortaya çıkan renk cümbüşü, “Pastoral Senfoni” gibidir. Kışın ise, metrelerce karın altında kalan yayla evleri, masalsı bir sessizliğe bürünür. Heliski (helikopterli kayak) sporu için Kaçkar Dağları, dünyanın en iyi parkurlarından biri haline gelmiştir.
Buraya gelirken valizinizde şık topuklu ayakkabılar değil, sağlam bir yürüyüş botu ve yağmurluk olmalıdır. Çünkü Karadeniz’de yağmur, “hava bozuk” demek değildir; doğanın “su içmesi” demektir. O yağmurun toprakla buluştuğunda çıkardığı koku, dünyanın en pahalı parfümüne değişilmez.
Karadeniz yaylaları ve ekoturizm rotaları, “Her şey dahil” otellerin yapaylığından sıkılan, plastikten ve betondan kaçan modern insan için bir sığınaktır. Burası, telefonunuzun değil, ruhunuzun şarj olduğu yerdir. Sislerin arasından sıyrılıp güneşi gördüğünüz o ilk an, sadece bir manzaraya değil, kendi iç huzurunuza da kavuştuğunuzu hissedersiniz. Burası Türkiye’nin akciğerleridir ve sizi derin bir nefes almaya davet etmektedir.